Mantık Felsefesi Adlı Kitapdan Kısa Alıntı

Felsefe Mantık Felsefesi Adlı Kitapdan Kısa Alıntı Kültür - sanat - edebiyat hakkında bilgi paylaş; Mantık Felsefesi Adlı Kitapdan Kısa Alıntı. Bir önceki yüzyılda Alman İdealistlerinin öğretileriyle yerinde sayan Felsefe&#...
Cevapla
 
Seçenekler
  #1  
Arama 20-11-2007, 04:34
Celebrian - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üyelik Tarihi: 19/11/07
Mesajlar: 3.876
 
     WS-Ticareti: (0)
Teşekkürleri: 0
27 Msg. 34 Tşkr.
Rep Gücü: 40 Celebrian rep gücü yükselmeye başladı

Mantık Felsefesi Adlı Kitapdan Kısa Alıntı

Mantık Felsefesi Adlı Kitapdan Kısa Alıntı.

Bir önceki yüzyılda Alman İdealistlerinin öğretileriyle yerinde sayan Felsefe’nin doğa bilimleri karşısında güç yitirmesi onu doğa bilimlerinin yöntemleriyle iş gören bir alan hâline getirme çabalarını tetikler. Bu çabalara karşı büyük bir savaşım veren Husserl, Felsefe’nin kesin bilim olarak ancak nasıl olanaklı olduğunu serimlemeye çalışır, bunu da iki yolla yapar, bunlar: doğa bilimlerinin elini; yâni yöntemi olan doğal tavrı Felsefe’den çekmesini sağlamaya çalışmak ve Felsefe’yi dünyâ görüşlerinin tekelinden kurtarmak için çaba sarf etmek. Bunları yaparken Husserl de temel disiplin arama yarışına katılır ve bu disiplini bilinç fenomenolojisinde bulur. İmdi böyle bir ereğin içinde eridiği ve aynı zamanda da temel yapıtı olan Mantık Araştırmaları, Husserl’in mantık görüşlerinin olduğu kadar fenomenoloji hakkındaki görüşlerinin de bir özetiydi. (…)

Husserl’e göre Felsefe tâ başından beri kesin bilim olma iddiâsındadır(!?); ancak bunu bir türlü sağlayabilmiş değildir. Bu iddiânın yerine getirilebilmesi için Felsefe’de kullanılan yöntemi bilimsel bir hâle sokmak gerektiği görüşü(!?) Felsefe’yi doğa bilimlerinin güdümü altına sokmuştur. Ancak bunun sonrasında da Felsefe kesin bilim hâline gelmiş olmadı. Felsefe tüm bilimlerin en kesini olma iddiâsında olsa da(!?) henüz ne bilim olmayı başarabilmiştir ne de kesin olmayı(!?). Felsefe’de nesnel olarak kavranılmış ve bu şekilde temellendirilmiş bir kavrayış ortaya konabilmiş değildir(!?). İmdi bilimler zaman içinde ne kadar ilerleyip dallanıp budaklanır olursa olsun(!?) onlarda değişmeden kalan ve belirli bir nesnellik taşıyan belirli bir öğreti içeriği hep mevcut olmuştur(!?). Buna karşılık şimdiye kadar Felsefe’de hiçbir biçimde nesnel bir öğreti içeriği ortaya konabilmiş değildir(!?). İçinde bulunulan zaman îtîbârîyle de Felsefe’de ilerlemenin sağlanabilmesi için doğalcı sayıltı karşısında artık yeni bir devrime ihtiyaç vardır. Nitekim Felsefe’nin aslî görevinin nelik araştırmaları yapmak olduğu gerçeğinin görülmesi ve bu araştırmaların nasıl yapılması gerektiğinin kavranılması için doğalcı sayıltı iyicene eleştirilmelidir:

Doğalcı sayıltıya göre herşeyde bir doğadan bahsetmemizi haklı çıkartacak birçok gerekçe mevcuttur(!?). Doğa, uzam ve zaman içinde bulunan şeylerin doğasıdır. En temelde de fizik doğa bulunur. Bunun içinde yer alan herşey uzam ve zaman içindedir. Fizik doğanın yanı sıra bir de psikofiziksel doğa vardır. Bu doğa, bilinçten oluşur ve bu bakımdan bilincin de bir doğası vardır. Ben dediğimiz şey salt empirik ben’dir ve bilinç de bu empirik ben’in bilincidir. Ne var ki Husserl’e göre doğalcı sayıltı ben’in salt empirik kısmıyla ilgilenmekte ve bu bakımdan saf ben’e ilişkin gerçekleri kavrayamamaktadır. Saf ben’e ilişkin gerçeklerin kavranılmasının önemi ihtiyaç duyduğumuz ve salt kendisi aracılığıyla Felsefe’yi kesin bilim hâline getirecek olan nelik bilgilerinin öneminden gelir(!?). Felsefe târihinde bu bilgilere ulaşmak mümkün olmamıştır ki bunun nedeni de saf ben’in yapısı hakkında bilinenlerin eksik olmasıdır(!?). Dolayısıyla Husserl’e göre saf ben hakkındaki çalışmalar Felsefe’yi kesin bilim hâline getireceği gibi zâten tâ başından beri taşımış olduğu iddiâyı da gerçekleştirecektir(!?). Ne var ki doğalcı sayıltı saf ben’e ilişkin gerçekleri kavramanın olanaklı koşullarını ortadan kaldırmaktadır. Husserl ise saf ben’e ilişkin şöyle bir araştırma yürütür:

Husserl’e göre doğalcı sayıltı bilinci doğallaştırdığı için ondaki ideleri, mutlak ideâlleri ve normları da doğallaştırır. Mantık ilkelerini de birer doğa yasası olarak ele alır. Bilincin doğallaştırılması berâberinde bunların da doğallaştırılmasına neden olur ki bu da onların deneysel olgulara indirgenmesine neden olur. Deneysel olgular ise görelidir(!?). İmdi doğalcı sayıltı Felsefe’yi tamâmen göreli bir etkinlik olmaktan hiçbir zaman kurtarabilecek değildir. Aranılan mutlaklığın sağlanabilmesi için bilincin doğallaştırılmasına; yâni bilince ve bilinç ürünleri olan idelere, mutlak ideâllere ve normlara belirli bir doğanın atfedilmesine son verilmelidir.

İmdi doğalcı sayıltı birtakım doğabilimsel yöntemler kullanarak Felsefe’de ilerleme sağlayabileceği iddiâsındadır; ancak Husserl’e göre bu yöntemlerle bırakınız Felsefe’de ilerlemenin sağlanmasını, gerçekte Felsefe adına birşeyler yapılabilmesinin hiçbir yolu bulunmamaktadır. Nitekim bu yöntemler naif yöntemlerdir ve bunlar aracılığıyla nesneler şimdi ve burada olan nesneler olarak görülür, nesnelerin bilinç dışında onlar bilince verili olmasalar bile var oldukları kabûl edilir. Oysa ki biz ancak bilince verili olan şeyler hakkında konuşabiliriz ve bunların varlıkları hakkında konuşabilmemizi sağlayabilecek hiçbir haklı gerekçemiz de yoktur; imdi şeylerin ancak verilmişlikleri söz konusu edilebilir ki bu da doğabilimsel yöntemlerle kavranılamaz; bu verilmişlikler empirik ben’e değil; saf ben’e verilidir. İmdi saf ben’in yapısını ortaya koymak bilincin ve bilince verilenlerin yapısını ortaya koymak demeye gelir. Bunun anlamı da bilincin neliğini ortaya koymaktır ki doğalcı sayıltı bu nelik bilgisini ortaya koyamaz. Bilincin neliği hakkında bir bilgiye sâhip olmadan nelik araştırmalarına da kalkışılamaz(!?).

Husserl’e göre bilinci araştıran bilinç fenomenolojisi aslında olanaklı bilme fonksiyonlarını araştırır. İmdi bu da bilince verilenlerin verilmişlik tarzlarının peşine düşmek ve bu verilmişliklerden her birinin aslında kendine özgü bir nelik içerdiğini açığa çıkartmak demeye gelir. Bu iş de ancak fenomenolojik yöntemle sağlanır. İmdi nelik araştırmaları Skolastiklerin veya onlar gibi düşünenlerin iddiâ ettiğinin aksine dilsel çözümlemeler yapma işi değildir. Nitekim bu araştırmalar herhangi bir dilin sınırları içinde kalınarak yapılacak türden araştırmalar değildir(!?); salt bilincin sınırları içinde; daha doğrusu saf ben’in sınırları içinde yapılacak türden araştırmalardır(!?); imdi nelikler şeylerin kendilerinde(!?) değil(!?); saf ben’de bulunur(!?) ki bunları bulup çıkartmak da salt fenomenolojinin görevidir(!?). Bu bakımdan fenomenoloji herşeyden önce bilincin bilimidir; ama aynı zamanda da nelik bilgilerine ulaşmanın yoludur(!?). Fenomenolojinin asıl konusu saf ben’in yapısı, mâhiyeti ve muhtevâsıdır. Fenomenolojide bilinç deneysel psikolojide yapıldığı gibi incelenmez; onun yapısına, mâhiyetine ve muhtevâsına naif değil; fenomenolojik tavırla yönelinir ve bilince belirli bir doğa atfedilmez. İmdi deneysel psikoloji aslında empirik ben’i masaya yatırır; ama onun bu incelemesi de herşeyden önce saf ben’e ilişkin birtakım bilgileri gerekser. Dolayısıyla bu yöntemle ulaşılacak bilgiler; yâni hakîki anlamıyla bilinç biliminin ortaya koyacağı bilgiler olmadan deneysel psikolojinin ortaya koyacağı bilgiler herhangi bir dayanaktan yoksun kalacaktır. Deneysel psikoloji kullandığı naif yöntem îtîbârîyle kendi kavramları hakkında belirli bir irdelemenin yapıldığı veya yapılabileceği bir alan değildir; çünkü bu irdelemelerin yapılabilmesini olanaklı kılan nelikler empirik yollarla aslâ kavranılamaz(!?). İmdi deneysel psikoloji sırtını bilincin bilimine; yâni fenomenolojiye dayamak durumundadır. Hattâ deneysel psikolojinin bir bilim olması bile bilimde kullanılan kavramların taşıması gerekli bulunan açıklıktan ve bu açıklığı getirecek olanın da fenomenoloji olmasından(!?) dolayı yine fenomenolojiye bağlıdır, bu açıklık da nelik bilgilerinin açıklığından gelir(!?). Nelik bilgilerini ortaya koyan yönelme ne kadar safsa ulaşılan bilgi de yine o kadar saf; yâni aslına uygun olacaktır(!?).

Husserl’e göre nelik bilgileri doğrudan görmeyle sağlanır(!?) ve bu görülen şey de herkes için bir ve aynıdır, mutlak bilgilerdir bunlar. Nelik araştırmaları aslında saf bilinç çözümlemeleridir(!?) ki saf bilincin yapısının herkeste bir ve aynı olmasından dolayı bu bilgilerin de belirli bir mutlaklığı vardır(!?). İmdi saf bilinç şu ya da bu kişinin bilinci değil; genel olarak saf bilinçtir ki mutlaklığın kaynağı da burasıdır(!?). Fakat empirik ben’in muhtevâsında ise deneysel olgular bulunur ki bu olguların yapısı gereği onlar için herhangi bir mutlaklığın aranması boştur. Dolayısıyla neliği görmeyle sağlanacak mutlaklık deneysel genellemeye dayalı bir algı-anı-alışkanlık ilişkisi içinde ortaya çıkan bir mutlaklık değildir. Burada dedüksiyon, indüksiyon ve hesaplama gibi işlere de kesinlikle kalkışılmaz(!?). Nelik bilgilerinin mutlaklığını ıralayan unsur taşımış oldukları içsellikten gelir(!?).

İmdi Husserl bilincin yapısını, mâhiyetini ve muhtevâsını ortaya koyan, nelik bilgilerine ulaştıran; bu bakımdan da Felsefe’yi kesin bilim olarak kuracak olan fenomenojik yöntemi(!?) Fenomenoloji Üzerine Beş Ders’te üç ana basamakta serimler:

Birinci basamak: birincileyin bilginin olanaklığına ilişkin bir irdeleme yürütmemiz gerekir. Bilginin olanaklılığına ilişkin sorunlar henüz belirli bir çözüme bağlanmadan bilgi ile hakkında olduğu nesne arasındaki ilişkiler, bilgilerin mutlaklığa sâhip olup olmadığı, hangi bilgilerin hangi nedenle nasıl bir mutlaklığa sâhip olup olmadığı vb. sorunlar üzerinde herhangi bir tartışma yapmanın anlamsız olacağı görülmelidir. Bu bakımdan bu araştırmaya başlayabilmek için öyle sağlam bir bilgi gerekir ki bizi mutlaklık hakkında sağlam bir bilgiye ***ürebilsin. Bu bilgi şu ya da bu şeye ilişkin empirik bir bilgi olamaz. İmdi aradığımız gibi bir bilgiye ulaşmak için, Descastes’ın ortaya koydukları iyi bir başlangıç noktası olabilir; nitekim cogitationun bilgisi hakkında en ufak bir şüphe duymak aslâ mümkün değildir. Onun bu özelliği taşımış olduğu içkinlikten gelir. Ancak buradaki içkinlik reel içkinlik değildir. Mutlaklığa ulaşmak için de ancak bu içkinlikten hareket edilebilir. Bu bakımdan aşkın koyum bir tarafa bırakılmalıdır. Aşkın koyumu bir tarafa bırakmak için de fenomenolojik indirgeme yapmak gerekir. Bu indirgemede aşkın olan askıya alınır. İmdi nesnenin vâroluşu aşkın olarak kabûl edilmemeli; yâni doğalcı sayıltının yaptığının tam aksine nesnelerin bilinç dışında vâroldukları savı askıya alınmalıdır. Husserl’e göre biz nesnelerin bizim dışımızda var olup olmadıkları hakkında konuşamayız(!?); ancak onların verilmişlikleridir söz konusu olan ve bu verilmişlikler de aslında içkin verilmişliktir(!?). İmdi birinci basamakta bunlar kavranılmalı ve gerçekleştirilmelidir.

İkinci basamak: Descartes’ın cogitatiosu da yine fenomenolojik indirgemeden geçirilmelidir; çünkü cogitatioda da bâzı empirik unsurlar bulunmaktadır. İmdi bunun da sağlanmasıyla artık deneysel psikolojinin alanından tamâmen çıkılmış olacaktır. Bu yolla ben’in dışında bulunan bir şey hakkında değil; verilmişliğin kendisi hakkında konuşmanın olanağı da ortaya çıkacaktır. Bu olanağın gerçekleştirilmesiyle birlikte de artık saf fenomenler alanıyla karşılaşırız. Bu alanı anlamamızı sağlayan temel unsur ise ideleştiren soyutlamadır(!?). İmdi ikinci basamakta da bunlar kavranılmalı ve gerçekleştirilmelidir.

Üçüncü basamak: saf fenomenler alanında görünüş ile görünen şey karşı karşıya getirilir. Bu ikisi fenomen sözcüğü altında birleştirilir ve fenomenler aslında şeylerin bilinç içinde yeniden kurulması sonucu ortaya çıkar. Bilincin bu işlemi dış dünyâyı bilmemizi ve aşkın koyum hakkında konuşabilmemizi sağlar. Böylelikle bilincin yapısı, mâhiyeti ve muhtevâsı da ortaya çıkmış olur. Fenomenolojik yöntemin üçüncü basamağında da bunlar kavranılmalı ve gerçekleştirilmelidir.”

*

Böylelikle felsefe târihi içinde yaptığımız bu yolculuğun yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Bu noktada bir de Bilimsel Felsefe Okulundan Ayer ile Reichenbach’ın bu konudaki görüşlerine şöyle bir bakalım; ancak müsaadenizle yine Mantık Felsefesi isimli kitabımdan şöyle bir alıntı yapacağım:

“Wittgenstein’ın önde gelen müritlerinden biri olan Ayer mantıksal olguculuğu Dil, Doğruluk ve Mantık’la İngiltere’ye taşır. Ayer de tıpkı Wittgenstein gibi felsefeyi mantıksal çözümleme etkinliği olarak görür(!?); ancak ona özel bir görev yükler: Ayer’in dilinde felsefe yapmak bilimin içine karışmış olan bilim dışı öğeleri dışarıya atmak(!?) ve bilimler içindeki tutarsızlıkları ortadan kaldırmaktır(!?) ki buna daha sonraları bilimsel felsefe diyeceklerdi. İmdi Ayer’e göre filozofların geleneksel tartışmaları verimsiz ve gereksizdir(!?) ve bunu da mantıksal çözümleme yöntemi gösterir(!?). Nitekim bunlara bir son vermenin en sağlam yolu felsefî araştırmaların özünü; yâni mantıksal çözümleme yöntemini(!?) ortaya koymaktan geçer(!?).

Böylelikle Ayer felsefî önermelerin(!?) olgusal değil; ancak dilsel önermeler olduğunu; yâni tanımları ya da tanımların biçimsel sonuçlarını serimlediğini(!?) iddiâ ederek mantığın felsefenin aracı değil; felsefenin mantığın bir bölümü olduğunu savunur. Bu bölüm Ayer’in gözünde o kadar önemlidir ki bunun ihmâl edilmesi durumunda tıpkı metafizikçiler gibi dilbilgisi kurallarına aldanılacağını ve bir dizi yanlış uslamlamaya gidileceğini(!?) düşünür; başka deyişle metafizikçiler de aslında anlamsız şeyler yazmayı kasıtlı olarak seçmemiş(!?); ancak bu öneme dikkat etmedikleri için(!?) bir dizi uslamlama yanlışı yapmış(!?). Oysa ki Ayer bu tür yanlışlardan(!?) sakınıldığında(!?) felsefenin amacının metafizik dedüktif bir dizge kurmak olmadığının gün yüzüne çıkacağına inanır.

İmdi Ayer’e göre felsefe; yâni mantıksal çözümleme yöntemi(!?) felsefî sorunları(!?) çözümleyip hangilerinin gerçek bir sorun hangilerinin de sözde sorun olduğunu göstermede onsuz olunmaz bir öneme sâhiptir(!?).

(...)

Karısına verdiği popüler olma sözünü yerine getirmek için yazdığı Bilimsel Felsefenin Doğuşu’nda Reichenbach da Kant’ın mantık görüşlerine bir dizi eleştiri yöneltti, sentetik a priorinin çöküşü söylemi onun bu eleştirilerinin merkezinde yer alan temel söylemiydi. İmdi bu noktada Reichenbach’ın ve bilimsel felsefe taraftarlarının nasıl bir tartışma sürdüregelmekte olduğunu anlamak için şu birkaç hususu belirtmek sanırım yararlı olur:

Kant’a göre duyu bilgisinin kimi öğeleri deneyden gelmez ki bunlar uzam ve zamâna ilişkin olanlarıdır; Kant bunlara saf görü der. Bu görüler bilince doğrudan sunulmuştur, herkes için bir ve aynıdır, mutlak bir zorunluluğa sâhiptir. Kant’a göre geometri uzam görü formunu konu edinir ki bu nedenle kesin bilim olma özelliği taşır. İmdi bir bilim olarak geometri ile Euklides geometrisi arasında dolayımsız bir ilişki vardır; Kant başka geometri dizgelerinin olanağına aslâ imkân tanımaz; çünkü bu dizgenin dayanağı olan uzam görü formu başka bir geometri dizgesinin olanağına aslâ imkân tanımaz diye düşünür. Bu bakımdan Euklides geometrisinin dayandığı postulatları insan zihninin yapısının doğal bir gereği olarak ele alır ve onları birer değişmez doğru olarak kabûl eder. Aynı şekilde zaman görü formu için yaptığı çözümlemelerde de Newton fiziğinden farklı bir fiziğe olanak tanımaz; onun dayandığı postulatları da insan zihninin yapısının doğal bir gereği olarak ele alır ve onların da birer değişmez doğru olduğuna inanır.

İmdi Reichenbach’a göre tâ Platon’dan Kant’a kadar uzanan rasyonalist felsefe tüm bilgilerimizin geometrinin sağladığı modele uygun oluşturulması üzerinde ısrarla durdu. Rasyonalist filozof, argümanını iki bin yıl süresince su ***ürmez doğru sayılan geometrinin belli bir yorumu üzerine kurdu: bu yorum geometriyi hem saf aklın bir ürünü hem de fizik dünyâyı betimleyici saymadır. Oysa ki on sekizinci yüzyıldan sonra bilimler hızla ilerlemiş(!?) ve mutlak sayılan doğruların aslında hiç de öyle olmadığı ortaya çıkmıştı. Kant’ın tartışmasız bir biçimde doğru diye kabûl ettiklerinin de salt Euklides geometrisi ve Newton fiziği için geçerli olduğu artık anlaşıldı; nitekim astronomik boyutlarda ve atomaltı düzlemde onun bu çözümlemelerinden hiçbiri geçerli değildi. Bu da sentetik a priori olduğu düşünülen doğa yasalarının aslında a priori bir tarafının bulunmadığı; onların da empirik temellere dayandığı anlamına gelir; söz gelişi Euklidesçi olmayan geometri dizgelerinde bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 derece etmez ve bu yalnızca birtakım empirik gözlemler aracılığıyla ortaya konabilir. Astronomik boyutlarda uzay geometrisinin de yalnızca Euklidesçi olmayan geometri dizgeleriyle açıklanabileceğini savunan Reichenbach buradaki a posteriori olma durumunu da şu şekilde örneklendirir: eğer üç sâbit yıldızı veya üç değişik galaksiyi köşe alan belirli bir üçgenin iç açılarını ölçebilseydik açısal toplamının 180 dereceden fazla olduğunu açıkça görebilirdik.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Seçenekler


Benzer Konular
Konu Konu Açanlar Forum Cevaplar Güncel Mesajlar
İyi Bir WebSitesi (Alıntı Değildir..!) By.Seyfi Yeni Başlayanlara WebmasterSitesi 24 17-08-2008 11:21
alıntı-çalıntı-kalıntı kadınca Geyik - Komik 0 09-06-2008 03:18
Mantık Operatörleri Celebrian Visual Basic & Action script 0 24-12-2007 10:50
Teknoloji dünyasından kısa kısa LeaveMeALoNe Donanım Haberleri 0 20-11-2007 07:02
aşka kısa kısa kadınca Şiirler 1 05-11-2007 03:46

Siteye link vermek için alttaki kodu sitenize ekleyin
Ya da kodu Ctrl+C ile kopyalayın
Örnek görünüm: Webmaster Sitesi